KIPIRTISIZ DEVRİMCİ DURUM VE ÇÖZÜNEN DEVRİMCİ YAPILAR
Bir süredir devrimci perspektif bloğunda devrimci durum, devlet, devrimci hareket eksenli yazılar var. Bu yazılar üzerinden daima güncel kalan bu sorunlar üzerine bir kaç kelam da ben etmek istedim.Amacım bir polemik kaleme almak değil ise de konuya çıkış sebebi olan yazılara atıfta bulunmadan edemeyeceğim.
Devrimci durum nedir? 1) İdare eden “yukarıdaki sınıfların” eskisi gibi durumlarını sürdüremez hale gelmeleri; 2) halk kitlelerinin eskisi gibi yaşayamaz hale gelmesi ve bir değişikliği zorunlu görmesi; 3) kitlelerin bağımsız eyleminde muazzam bir yükselişin olması. Bunlar Lenin’in ifadesiyle “devrimin objektif şartları”dır ve “tek tek grupların, partilerin iradesinden bağımsız olduğu gibi, tek tek sınıfların iradesinden de bağımsızdır.
1.Tek tek ele alırsak hakim sinifların durumunda kötüleşmeden bahsedemeyiz. 2.Halk kitleleri durumdan rahatsız olsalarda rahatsızlıklarını göstermiyorlar.3.Kitlelerin eylemlerinde yükseliş yok, gerileme var.Bütün bunlar devrimci durumu yok saymamızı gerektirmez,devrimci durumdaki gerilemeyi tesbit etmemizi sağlar.
Kanımca ortada bir devrimci durumun olmamasından çok devrimci dalganın alçalışı ve devrimci hareketin eksikliği var.Sanırım sevgili Zozan da buradan hareket etti.Fakat konu giderek genişledi ve yer yer başka mecralara aktı.
Öncelikli olarak değinmekte fayda var:Kurtuluş savaşının aslında ne olduğunu, Kemalizmin sınıf tahlilini net sunan ve Kürt sorununda ulusların kendi kaderini tayin hakkının Kürtler için açık ifadesini koyan kömünist önder İbrahim Kaypakkaya; türkiye devrimci tarihinde dönüm noktasıdır.Bu sebeple türkiye de devrimci durum ve süreç tartışılırken onun adını anmaktan kaçınmak doğru olmayacaktır.
O, küçük burjuva kemalist yamalı hareketlerle arasına kalın bir çizgi çekmiştir.TİİKP, TİP ve TKP eleştirileri üzerinden reformizmi mahkum ederek devrimci proleter hareketi var etmiştir.Türkiye de devrimci durum ve görevlerimiz tartışılır, yazılıp çizilirken yok sayamayacağınız bir komünisttir.İkinci olarak; yenilgileri Türkiye devrimci hareketi açısından tartışıyorsak doğru koymak gerekir.Sadece 2 yenilgi dönemi belirlemek subjektiftir. 80 öncesi güç olan devrimci hareketler 80 sonrası yerlerini başka devrimci hareketlere bıraktılar. Onlar 80 yenilgisinde tıkanıp kalırken binlerce insanı yürütebilen başka devrimci hareketler ülke de etkili olmaya başladı. Nitekim bunlardan bazıları 80 in bir turnusol kağıdı olduğunu ilan ettiler(DS) ve büyük güçler oluşturmayı göreli olarak başardılar. Onlar için 80 yeni ve devrimci bir çıkış oldu. Bu devrimci hareketler icin ise yenilgi 90 ların ortasından itibaren geldi.Bu kez tek bir askeri darbe ile değil, baskı ve işkencelerle de değil. Elbette bunlarda vardı ama esas olan yön 80 de direnenlerin bu kez kendi iç sorunları ve süreci yönetememeleriyle başladı.Hemen hepsi bir veya daha fazla ayrılık yaşadı. Tasfiyeler, iç mücadeleler yaşadı ve kötü sınavlar verdi. Sekter yapıları ve doğmatiklikleri onları yordu.Bu da yoğun şekilde kadroların eritilmesine yol açtı. Farklı sözlere, tavırlara tahammülsüzlük gösteren ve Kürt hareketi vari önderler yaratma çabasına düşen pragmatist, ben merkezci şekillenmeler oluştu.Dişe diş mücadelede başarılı olan militan kadrolardan oluşan hareketler parti içi mücadelelerde ve halk içi çelişkilerde olumlu işler yapamadı.
Bir başka etken de Kürt hareketinin gelişmesiyle beraber Kürt ve Türk milliyetçiliklerinin birbirini besleyerek artmasıydı.Bu olguda en az ötekiler kadar önemlidir.
Bu durumdan çıkış aranırken ülkenin sosyo ekonomik yapısının yeniden tahlil edilmesinden çok sürecin yarattığı değişimler ve mücadele biçimlerinin yeni koşullar altında nasıl olabileceği öne çıkıyordu,parti anlayışı üzerine de tekrar düşünülmesi gerekiyordu.Mücadele araçları yeniden düşünülebelirdi, sınıfların karakteri ve ilişkileri değşimler geçirdi ele alınmalıydı . İdeolojik tahribata karşı atak ve birikimli çalışmalar gereklidir; son dönemler teorik alanda geri düşülmüştür.Geçmişte aydınlar sol çevrelerden çıkar onları beslerdi, şimdi bu durum çok azaldı.Tam tersi bir rüzgarla sağın teorisyenleri hortladı.Dünyanın her yerinde metafizik,dini akımlar,bilinemezcilik revaçta.Devrimci dalganın alçalışı iyi irdelenmelidir, mevcut egemen sınıflar arası çatışma tahlil edilmelidir. Ezilen sınıflardaki değişimler, yeni eğilimler incelenmelidirvs vs. Ama hiç birisi sağlikli olarak yapılmadı.
Faşizm kan ve barbarlık demek değildir. Faşizm; finans kapitalin en dar, en emperyalist ve gaddar kesiminin diktatörlüğüdür. Hangi dönem hangi araca ihtiyaç duyarsa onu kullanır. Sopa da onun elinde havuçta. “Faşizm, burjuvazinin sınıf egemenliğinin son aşamasıdır. Bütün burjuva ülkeleri,birbiri ardına, er geç darbe veya ‘barışçıl’yollarla faşizme geçmektedir. Bu geçişin yöntemlerinin vahşi veya yumuşak olması önemli değildir ve yalnızca söz konusu ülkedeki durumun özelliklerine, sınıf ve siyasi güç ilişkilerinin sosyal yapısına bağlıdır.”“... bir dizi kendine özgü tarihsel, ekonomikve siyasi nedenlerin burjuvaziyi kaçınılmaz olarak faşizm yoluna sürüklediği güneydoğu Avrupa, Balkan ülkeleri, Macaristan ve diğer ülkeler için daha çok geçerlidir.Bu nedenlerin en önemlileri şunlardır:“Balkanlar’da ve Macaristan’da henüz tamamlanmış bir burjuva demokratik devrim yoktur. Burjuvazi, geçmişte halk yığınlarının feodalizme ve mutlakiyete karşı mücadelesinde kendisini önder olarak ön plana çıkartan, onu ideolojik ve siyasi bakımdan kitlelerle sıkıca birleştirecek devrimci görevlerini yerine getirmemiştir. Köylüler,burjuva demokratik devrim sayesinde toprak sahibi olmamıştır. Tersine, onlar yalnızca, sermayenin ilk birikim amacına hizmet eden sınırsız sömürü ve talana hedef olmuşlardır. Feodalizm nihai olarak yokedilmemiş, milli mesele çözülmemiştir.“Balkan ülkeleri ve Macaristan, emperyalizmin yarı sömürgeleri durumundadır.Bunlar çoğunlukla emperyalist ülkelerdeki çok gelişmiş kapitalizmin şiddetli rekabeti altında ezilen cılız sanayiye sahip tarım ülkeleridir.“Balkan burjuvazisi ve bütün güneydoğu Avrupa burjuvazisi, özellikle Balkan ve diğer güneydoğu Avrupa ülkelerinin emperyalist ve Sovyet düşmanı savaşın hazırlıklarına katılmaları için emperyalizmin yaptığı baskı sonucunda, kaçınılmaz olarak bu yolu izleyeceklerdir. Proletaryanın, köylülüğün ve ezilen milliyetlerin devrimci hareketinin bastırılması, dağıtılması ve zayıflatılması,bu savaşın önkoşuludur.“Ancak Güneydoğu Avrupa ülkelerindeki özel koşullar faşizme, kendine özgü karakter vermektedir. Bu özellik, öncelikle, örneğin italyan faşizminden farklı olarak, faşizmin bu ülkelerde alttan, bir kitle hareketiyle,devlet ve hükümet biçimi olarak değil, tersine yukarıdan gelmesinde yatmaktadır. Gasp edilmiş bir devlet iktidarına,burjuvazinin askeri gücüne, banka sermayesenin mali gücüne dayanan faşizm, kitlelere nüfuz etmeye ve kendine kitleler arasında ideolojik, siyasi ve örgütsel bir dayanak yaratmaya çalışmaktadır. Bulgaristan’da bu, 9Haziran askeri faşist darbesiyle oldu. Yugoslavya’da faşizmin tezgahlayıcısı ve örgütleyicisi,monarşizm, militarizm ve banka sermayesinin ittifakıdır. Romanya ve Yunanistan’da küçük değişikliklerle aynısı oldu.” (Dimitrov. Sf; 23-24-25-26)
Yani faşizmin yukarıdan aşağı olduğu, sürekli olduğu bir durumu kabul etmeliyiz. Evet faşizm vardır ancak bu her zaman zor ve baskı unsurlarını kullanıyor demek değildir.Ve devrimci mücadele program ve stratejisini buna göre oluşturmalıdır.
"Devrim, halkın devrimci girişimiyle -aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla -yukardan aşağıya- daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir."Mahir Çayan dan yapılan bu aktarmadaki bir çarpıklık göze çarpmıyor mu? Devrim tanımı bu mu olmalı "daha ileri bir üretim düzeni" bunun için mi can bedeli mücadele ediyoruz yani!! Devrim üzerine çok daha fazla düşünmeliyiz anlaşılan. Determinist-ekonomist bakış açısının marksist saflarda sıkça gözlendiği açık. Bakın Engels J.Bloch a mektubunda ne diyor: "Materyalist tarih anlayışına göre tarihte belirleyici etken SON AŞAMADA gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marks ne de ben hiç bir zaman daha fazlasını iddia etmedik." ve yine aynı mektuptan "Demek ki salt kolay geldiği için şurada burada inanılmak istendiği gibi iktisadi durumun otomatik olarak bir etkisi yoktur, tersine kendi tarihlerini yapanlar insanlardır, ama bunu tarihi koşullandıran belli bir ortam içinde daha önceki asıl gerçek koşullarıntemeli üzerinde yaparlar;bu koşullar arasında iktisadi koşullaröteki siyasi ve ideolojik koşullardan ne kadar etkilenibilirse etkilensinler, sonu sonuna belirleyici koşullardır..." Devrimi ve onun gerekliliğini konuşurken etik konusu es geçilmemelidir.
"Özetle söylersek, emperyalist hegemonya altındaki bütün geri-bıraktırılmış ülkelerde kriz, tam anlamı ile olgunlaşmış olmasa bile mevcuttur. Bu ise devrim durumunun sürekli olarak var olması, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi, bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir"Zozan Kara. Öyle mi gerçekten? Dünya devrimleri tarihine bakacak olursak kriz ile devrimin at başı gittiğini görreceğiz: 1917 de kriz ve devrim, 2.dünya savaşında kriz ve devrimler... Krizin olgunlaşmadığı, devrimci dalganın geri olduğu anlarda o silahli mücadeleyi nasıl ve kimlerle yapacaksınız? Ortada sağlam bir öncü yokken, kitle bağları zayıfken, güçler dengesi bakımından en ufak pozitif olgu yokken, halk silahlı mücadeleyi desteklemez hatta karşı durur iken nasıl olacak bu? Önce yapılması acil olan şeyler yapılmak zorunda.Kitleleri anlayabilen onlarla bağ kurabilen; siyasi ideoloji önderlik. Ülkeyi-dünyayı ve teorik sorunları asgari ölçüde tahlil edebilmiş bir öncü.Sorun bu eksende önemli kanımca; nasıl bir öncü? Ortada bir hareket yokken bireysel çabalar devede kulak kalacaktır.Kişinin kendini tatmin den öteye gitmeyecek çabaları devrime değilde en fazla bireysel olarak ayakta durmasına hizmet eder. Öncünün yokluğundan bahsediyoruz ama ortalarda bir sürü parti, hareket, örgüt vb var. Mahircisi, İbocusu vs vs..Bunlardan bazıları onyıllardır faaliyette ve dönemsel olarak kitlesel ve etkili olanları var. Şu anda bile az buçuk etkin yapılar var. Peki nasıl ve neden öncüsüzlükten bahsediyoruz o zaman? Bunlar arasında silahlı mücadeleyi savunanlar, devam ettirenler de var üstelik. Neden olmuyor? Yeni bir yapı ihtiyacı nereden çıkıyor? yeni adına konuşan bir çok yapı parti var. Ancak onların yeniden anladıkları revize etmekten başka bir şey değil. Bu yeniler yenilgi yenileri. İhtiyacımız olan şeyse bambaşka. Yeniden yapılması gereken şeyler olduğu ise aşikar: dünyanın ve ülkenin yeniden ve ayrıntılı tahlili; sınıfların değişim ve birbirleri ile ilişkileri, üretim ilişkilerinde özellikle sektörlerin yarattığı yeni işçi memur ve yönetici tipleri; partive örgütlenme anlayışı...Burda lafı biraz İbrahim Kypakkaya ya bırakacağım.""Komünizmin büyük önderi ve öğretmeni Marks şöyle diyordu:"İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir."Bu sözler, hiç bir zaman değerini ve geçerliliğini yitirmeyen bir temel kanun niteliğindedir. İleriye doğru adımlar atmak, gerçek bir ilerleme sağlamak, başlıca amacımız olmalıdır. Öte yandan, yeni bir programın büyük önem taşıdığını da akıldan çıkarmamalıyız""Genel olarak bir partinin resmi programının o partinin hareketlerinden çok daha az önemli olduğu doğrudur. Ama yeni bir program, herkesin gözü önünde yükseklere çekilen bir bayrak gibidir ve herkes parti hakkında hükmünü buna göre verir" (Engels)."...Program Taslağı’nın bu maddesi, birinci olarak her şart altında "acil talep ve ihtiyaçların" savunulması gibi, tamamen reformist bir çizgiyi partinin çizgisi haline getirmek istemektedir. Çünkü komünistler, "acil talep ve ihtiyaçları" ancak, "genel politik taleplerimize ve kitleler içindeki devrimci ajitasyonumuza sıkı sıkıya bağlamak" şartıyla ve "devrimci sloganların yerine kısmi talepleri asla ön plana çıkarmamak" şartıyla savunur ve desteklerler. "Genel politik taleplere ve devrimci ajitasyona" aykırı düştüğü anda reddederler. Meselâ, bugünkü düzeni yıkmak için harekete gecen kitlelerin karşısına geçip "acil talep" nutku atmak, düpedüz gericilik olur ve bu, hâkim sınıfların politikasıdır. Ayrıca, komünistler acil talepler uğruna mücadeleyi hiç bir zaman esas haline getirmezler."İ.Kaypakkaya. Bugünkü durum ise o zamandan farklıdır. Kitleler yılgın ve güvensizdir. Alınan yenilgiler , kendine ve halka yabancılaşan devrimci hareketler ortadadır.Tüm bunlara rağmen devrimci öncü pratiğin içerisinde doğmalıdır. Tamamlanmış değil kendini mücadelenin içerisinde oluşturan bir yapı.Teorik olarak mutlak doğruculuktan uzak, kendini hareket halindeyken yenileyebilen tarz ve gelişen bir teori. Dogmatizme karşı yürekli, düşünsel gelişimlere açık yapılanma.
"Geniş halk kitlelerinin tepkileri siyasal zor ile pasifize edilirken buna sol örgütler de ideolojisizleşerek aynı tepkileri vermekte bir fark ,bir çekim alanı yaratamamaktadır"Zozan buna tam olarak katılmam mümkün değil sorun siyasal zor değil bugünlerde. Eskiden zor, çok daha net ve katı idi. Bugün ayırt edici olan şey üzerine tekrar düşünülmeli. İdeolojiksizleşmeyi de açmak şart. Reformist ve devrimci kesimler açısından ayrı ayrı ele alınması daha iyi olacaktır.
"Bu gün devrimci ve sosyalist yapıların asıl sorunlarından biri de ortalıkta kendiliğinden gelişen eylemlere yetişmek ,eklenmek yerine onları devrimci anlayışla işçilerle birlikte oluşturup,yönetecek,öncülük yapacak kadrolarını hazırlamaktır. Kendini tamamlamak için,işçi sınıfı için böyle bir hazırlığa ihtiyaç çok boyutludur. Bu alanda başarılı çıkış yapan doğru teorik ve pratik çıkışlar yapan hareketler kazanacaktır. Bunun en iyi örneklerinden biri80 öncesinde Fatsa ve direniş komiteleri ve direniş birlikleri dir"Zozan Kara. Ben tam bağ kuramadım. Biraz zorlama olmmamış mı? Cümlenin başı başka sonu başka gitmiş kanımca. Üstelik de Fatsayı ve direniş komitelerini yaratan önderlerin: "darbenin geleceğini sekiz ay önceden biliyorduk." (M.Pekdemir, Sky Türk) demesine rağmen cuntayla mücadele etmek, savaşmak yerine teslimiyeti seçtiğini unutmayalım. Bugün Halkevleri, ÖDP veya Devrimci Hareket çevreleri de "Fatsa dan öğrenelim" diyor kadrolarına. Bu kadrolar ne öğrenmiş oldular, ne ürettiler. Kaldı ki DY nin Fatsa veya direniş kıomiteleri deneyimleri varsa başkalarının da Gazi, Gülsuyu,Çorum veya SDB,müfrezeler vb vb deneyimleri vardır. Demek ki konunun özü bu değil. Yok eğer amaç devrimci durum ve görevlerimizi tartışmak değil de DY geleneğine gönderme yapmak, onun devrimci durumunu/halini konuşmak ise elbette yazılabilecek onlarca şey var.Ama bu başlık içerisine denk düşmez. Devrimci yapılardaki kırılma, reformizm vs üzerine tartışmak daha genel ve temel konuları gerektiriyor.Sorunu sadece silahlı mücadelenin tasfiyesinde buluyorsak da şunu sorarlar: bugün hala bu ilkeye uygun hareket eden yapılar var, neden onlardan birine gitmediniz? .
Net koymalıyız :1. Devrimci durum olgunlaşmış değildir. Devrimci dalga dünya ölçeğinde gerilemektedir. 2.Her yerde ve de ülkemizde devrimci yapılar sorunlara çözüm üretememiştir.
Bence ikinci madde bizim insiyatifimizi kullanabileceğimiz alan olduğundan yoğunlaşılması gereken sorudur.
Devrimci durum nedir? 1) İdare eden “yukarıdaki sınıfların” eskisi gibi durumlarını sürdüremez hale gelmeleri; 2) halk kitlelerinin eskisi gibi yaşayamaz hale gelmesi ve bir değişikliği zorunlu görmesi; 3) kitlelerin bağımsız eyleminde muazzam bir yükselişin olması. Bunlar Lenin’in ifadesiyle “devrimin objektif şartları”dır ve “tek tek grupların, partilerin iradesinden bağımsız olduğu gibi, tek tek sınıfların iradesinden de bağımsızdır.
1.Tek tek ele alırsak hakim sinifların durumunda kötüleşmeden bahsedemeyiz. 2.Halk kitleleri durumdan rahatsız olsalarda rahatsızlıklarını göstermiyorlar.3.Kitlelerin eylemlerinde yükseliş yok, gerileme var.Bütün bunlar devrimci durumu yok saymamızı gerektirmez,devrimci durumdaki gerilemeyi tesbit etmemizi sağlar.
Kanımca ortada bir devrimci durumun olmamasından çok devrimci dalganın alçalışı ve devrimci hareketin eksikliği var.Sanırım sevgili Zozan da buradan hareket etti.Fakat konu giderek genişledi ve yer yer başka mecralara aktı.
Öncelikli olarak değinmekte fayda var:Kurtuluş savaşının aslında ne olduğunu, Kemalizmin sınıf tahlilini net sunan ve Kürt sorununda ulusların kendi kaderini tayin hakkının Kürtler için açık ifadesini koyan kömünist önder İbrahim Kaypakkaya; türkiye devrimci tarihinde dönüm noktasıdır.Bu sebeple türkiye de devrimci durum ve süreç tartışılırken onun adını anmaktan kaçınmak doğru olmayacaktır.
O, küçük burjuva kemalist yamalı hareketlerle arasına kalın bir çizgi çekmiştir.TİİKP, TİP ve TKP eleştirileri üzerinden reformizmi mahkum ederek devrimci proleter hareketi var etmiştir.Türkiye de devrimci durum ve görevlerimiz tartışılır, yazılıp çizilirken yok sayamayacağınız bir komünisttir.İkinci olarak; yenilgileri Türkiye devrimci hareketi açısından tartışıyorsak doğru koymak gerekir.Sadece 2 yenilgi dönemi belirlemek subjektiftir. 80 öncesi güç olan devrimci hareketler 80 sonrası yerlerini başka devrimci hareketlere bıraktılar. Onlar 80 yenilgisinde tıkanıp kalırken binlerce insanı yürütebilen başka devrimci hareketler ülke de etkili olmaya başladı. Nitekim bunlardan bazıları 80 in bir turnusol kağıdı olduğunu ilan ettiler(DS) ve büyük güçler oluşturmayı göreli olarak başardılar. Onlar için 80 yeni ve devrimci bir çıkış oldu. Bu devrimci hareketler icin ise yenilgi 90 ların ortasından itibaren geldi.Bu kez tek bir askeri darbe ile değil, baskı ve işkencelerle de değil. Elbette bunlarda vardı ama esas olan yön 80 de direnenlerin bu kez kendi iç sorunları ve süreci yönetememeleriyle başladı.Hemen hepsi bir veya daha fazla ayrılık yaşadı. Tasfiyeler, iç mücadeleler yaşadı ve kötü sınavlar verdi. Sekter yapıları ve doğmatiklikleri onları yordu.Bu da yoğun şekilde kadroların eritilmesine yol açtı. Farklı sözlere, tavırlara tahammülsüzlük gösteren ve Kürt hareketi vari önderler yaratma çabasına düşen pragmatist, ben merkezci şekillenmeler oluştu.Dişe diş mücadelede başarılı olan militan kadrolardan oluşan hareketler parti içi mücadelelerde ve halk içi çelişkilerde olumlu işler yapamadı.
Bir başka etken de Kürt hareketinin gelişmesiyle beraber Kürt ve Türk milliyetçiliklerinin birbirini besleyerek artmasıydı.Bu olguda en az ötekiler kadar önemlidir.
Bu durumdan çıkış aranırken ülkenin sosyo ekonomik yapısının yeniden tahlil edilmesinden çok sürecin yarattığı değişimler ve mücadele biçimlerinin yeni koşullar altında nasıl olabileceği öne çıkıyordu,parti anlayışı üzerine de tekrar düşünülmesi gerekiyordu.Mücadele araçları yeniden düşünülebelirdi, sınıfların karakteri ve ilişkileri değşimler geçirdi ele alınmalıydı . İdeolojik tahribata karşı atak ve birikimli çalışmalar gereklidir; son dönemler teorik alanda geri düşülmüştür.Geçmişte aydınlar sol çevrelerden çıkar onları beslerdi, şimdi bu durum çok azaldı.Tam tersi bir rüzgarla sağın teorisyenleri hortladı.Dünyanın her yerinde metafizik,dini akımlar,bilinemezcilik revaçta.Devrimci dalganın alçalışı iyi irdelenmelidir, mevcut egemen sınıflar arası çatışma tahlil edilmelidir. Ezilen sınıflardaki değişimler, yeni eğilimler incelenmelidirvs vs. Ama hiç birisi sağlikli olarak yapılmadı.
Faşizm kan ve barbarlık demek değildir. Faşizm; finans kapitalin en dar, en emperyalist ve gaddar kesiminin diktatörlüğüdür. Hangi dönem hangi araca ihtiyaç duyarsa onu kullanır. Sopa da onun elinde havuçta. “Faşizm, burjuvazinin sınıf egemenliğinin son aşamasıdır. Bütün burjuva ülkeleri,birbiri ardına, er geç darbe veya ‘barışçıl’yollarla faşizme geçmektedir. Bu geçişin yöntemlerinin vahşi veya yumuşak olması önemli değildir ve yalnızca söz konusu ülkedeki durumun özelliklerine, sınıf ve siyasi güç ilişkilerinin sosyal yapısına bağlıdır.”“... bir dizi kendine özgü tarihsel, ekonomikve siyasi nedenlerin burjuvaziyi kaçınılmaz olarak faşizm yoluna sürüklediği güneydoğu Avrupa, Balkan ülkeleri, Macaristan ve diğer ülkeler için daha çok geçerlidir.Bu nedenlerin en önemlileri şunlardır:“Balkanlar’da ve Macaristan’da henüz tamamlanmış bir burjuva demokratik devrim yoktur. Burjuvazi, geçmişte halk yığınlarının feodalizme ve mutlakiyete karşı mücadelesinde kendisini önder olarak ön plana çıkartan, onu ideolojik ve siyasi bakımdan kitlelerle sıkıca birleştirecek devrimci görevlerini yerine getirmemiştir. Köylüler,burjuva demokratik devrim sayesinde toprak sahibi olmamıştır. Tersine, onlar yalnızca, sermayenin ilk birikim amacına hizmet eden sınırsız sömürü ve talana hedef olmuşlardır. Feodalizm nihai olarak yokedilmemiş, milli mesele çözülmemiştir.“Balkan ülkeleri ve Macaristan, emperyalizmin yarı sömürgeleri durumundadır.Bunlar çoğunlukla emperyalist ülkelerdeki çok gelişmiş kapitalizmin şiddetli rekabeti altında ezilen cılız sanayiye sahip tarım ülkeleridir.“Balkan burjuvazisi ve bütün güneydoğu Avrupa burjuvazisi, özellikle Balkan ve diğer güneydoğu Avrupa ülkelerinin emperyalist ve Sovyet düşmanı savaşın hazırlıklarına katılmaları için emperyalizmin yaptığı baskı sonucunda, kaçınılmaz olarak bu yolu izleyeceklerdir. Proletaryanın, köylülüğün ve ezilen milliyetlerin devrimci hareketinin bastırılması, dağıtılması ve zayıflatılması,bu savaşın önkoşuludur.“Ancak Güneydoğu Avrupa ülkelerindeki özel koşullar faşizme, kendine özgü karakter vermektedir. Bu özellik, öncelikle, örneğin italyan faşizminden farklı olarak, faşizmin bu ülkelerde alttan, bir kitle hareketiyle,devlet ve hükümet biçimi olarak değil, tersine yukarıdan gelmesinde yatmaktadır. Gasp edilmiş bir devlet iktidarına,burjuvazinin askeri gücüne, banka sermayesenin mali gücüne dayanan faşizm, kitlelere nüfuz etmeye ve kendine kitleler arasında ideolojik, siyasi ve örgütsel bir dayanak yaratmaya çalışmaktadır. Bulgaristan’da bu, 9Haziran askeri faşist darbesiyle oldu. Yugoslavya’da faşizmin tezgahlayıcısı ve örgütleyicisi,monarşizm, militarizm ve banka sermayesinin ittifakıdır. Romanya ve Yunanistan’da küçük değişikliklerle aynısı oldu.” (Dimitrov. Sf; 23-24-25-26)
Yani faşizmin yukarıdan aşağı olduğu, sürekli olduğu bir durumu kabul etmeliyiz. Evet faşizm vardır ancak bu her zaman zor ve baskı unsurlarını kullanıyor demek değildir.Ve devrimci mücadele program ve stratejisini buna göre oluşturmalıdır.
"Devrim, halkın devrimci girişimiyle -aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla -yukardan aşağıya- daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir."Mahir Çayan dan yapılan bu aktarmadaki bir çarpıklık göze çarpmıyor mu? Devrim tanımı bu mu olmalı "daha ileri bir üretim düzeni" bunun için mi can bedeli mücadele ediyoruz yani!! Devrim üzerine çok daha fazla düşünmeliyiz anlaşılan. Determinist-ekonomist bakış açısının marksist saflarda sıkça gözlendiği açık. Bakın Engels J.Bloch a mektubunda ne diyor: "Materyalist tarih anlayışına göre tarihte belirleyici etken SON AŞAMADA gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marks ne de ben hiç bir zaman daha fazlasını iddia etmedik." ve yine aynı mektuptan "Demek ki salt kolay geldiği için şurada burada inanılmak istendiği gibi iktisadi durumun otomatik olarak bir etkisi yoktur, tersine kendi tarihlerini yapanlar insanlardır, ama bunu tarihi koşullandıran belli bir ortam içinde daha önceki asıl gerçek koşullarıntemeli üzerinde yaparlar;bu koşullar arasında iktisadi koşullaröteki siyasi ve ideolojik koşullardan ne kadar etkilenibilirse etkilensinler, sonu sonuna belirleyici koşullardır..." Devrimi ve onun gerekliliğini konuşurken etik konusu es geçilmemelidir.
"Özetle söylersek, emperyalist hegemonya altındaki bütün geri-bıraktırılmış ülkelerde kriz, tam anlamı ile olgunlaşmış olmasa bile mevcuttur. Bu ise devrim durumunun sürekli olarak var olması, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi, bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir"Zozan Kara. Öyle mi gerçekten? Dünya devrimleri tarihine bakacak olursak kriz ile devrimin at başı gittiğini görreceğiz: 1917 de kriz ve devrim, 2.dünya savaşında kriz ve devrimler... Krizin olgunlaşmadığı, devrimci dalganın geri olduğu anlarda o silahli mücadeleyi nasıl ve kimlerle yapacaksınız? Ortada sağlam bir öncü yokken, kitle bağları zayıfken, güçler dengesi bakımından en ufak pozitif olgu yokken, halk silahlı mücadeleyi desteklemez hatta karşı durur iken nasıl olacak bu? Önce yapılması acil olan şeyler yapılmak zorunda.Kitleleri anlayabilen onlarla bağ kurabilen; siyasi ideoloji önderlik. Ülkeyi-dünyayı ve teorik sorunları asgari ölçüde tahlil edebilmiş bir öncü.Sorun bu eksende önemli kanımca; nasıl bir öncü? Ortada bir hareket yokken bireysel çabalar devede kulak kalacaktır.Kişinin kendini tatmin den öteye gitmeyecek çabaları devrime değilde en fazla bireysel olarak ayakta durmasına hizmet eder. Öncünün yokluğundan bahsediyoruz ama ortalarda bir sürü parti, hareket, örgüt vb var. Mahircisi, İbocusu vs vs..Bunlardan bazıları onyıllardır faaliyette ve dönemsel olarak kitlesel ve etkili olanları var. Şu anda bile az buçuk etkin yapılar var. Peki nasıl ve neden öncüsüzlükten bahsediyoruz o zaman? Bunlar arasında silahlı mücadeleyi savunanlar, devam ettirenler de var üstelik. Neden olmuyor? Yeni bir yapı ihtiyacı nereden çıkıyor? yeni adına konuşan bir çok yapı parti var. Ancak onların yeniden anladıkları revize etmekten başka bir şey değil. Bu yeniler yenilgi yenileri. İhtiyacımız olan şeyse bambaşka. Yeniden yapılması gereken şeyler olduğu ise aşikar: dünyanın ve ülkenin yeniden ve ayrıntılı tahlili; sınıfların değişim ve birbirleri ile ilişkileri, üretim ilişkilerinde özellikle sektörlerin yarattığı yeni işçi memur ve yönetici tipleri; partive örgütlenme anlayışı...Burda lafı biraz İbrahim Kypakkaya ya bırakacağım.""Komünizmin büyük önderi ve öğretmeni Marks şöyle diyordu:"İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir."Bu sözler, hiç bir zaman değerini ve geçerliliğini yitirmeyen bir temel kanun niteliğindedir. İleriye doğru adımlar atmak, gerçek bir ilerleme sağlamak, başlıca amacımız olmalıdır. Öte yandan, yeni bir programın büyük önem taşıdığını da akıldan çıkarmamalıyız""Genel olarak bir partinin resmi programının o partinin hareketlerinden çok daha az önemli olduğu doğrudur. Ama yeni bir program, herkesin gözü önünde yükseklere çekilen bir bayrak gibidir ve herkes parti hakkında hükmünü buna göre verir" (Engels)."...Program Taslağı’nın bu maddesi, birinci olarak her şart altında "acil talep ve ihtiyaçların" savunulması gibi, tamamen reformist bir çizgiyi partinin çizgisi haline getirmek istemektedir. Çünkü komünistler, "acil talep ve ihtiyaçları" ancak, "genel politik taleplerimize ve kitleler içindeki devrimci ajitasyonumuza sıkı sıkıya bağlamak" şartıyla ve "devrimci sloganların yerine kısmi talepleri asla ön plana çıkarmamak" şartıyla savunur ve desteklerler. "Genel politik taleplere ve devrimci ajitasyona" aykırı düştüğü anda reddederler. Meselâ, bugünkü düzeni yıkmak için harekete gecen kitlelerin karşısına geçip "acil talep" nutku atmak, düpedüz gericilik olur ve bu, hâkim sınıfların politikasıdır. Ayrıca, komünistler acil talepler uğruna mücadeleyi hiç bir zaman esas haline getirmezler."İ.Kaypakkaya. Bugünkü durum ise o zamandan farklıdır. Kitleler yılgın ve güvensizdir. Alınan yenilgiler , kendine ve halka yabancılaşan devrimci hareketler ortadadır.Tüm bunlara rağmen devrimci öncü pratiğin içerisinde doğmalıdır. Tamamlanmış değil kendini mücadelenin içerisinde oluşturan bir yapı.Teorik olarak mutlak doğruculuktan uzak, kendini hareket halindeyken yenileyebilen tarz ve gelişen bir teori. Dogmatizme karşı yürekli, düşünsel gelişimlere açık yapılanma.
"Geniş halk kitlelerinin tepkileri siyasal zor ile pasifize edilirken buna sol örgütler de ideolojisizleşerek aynı tepkileri vermekte bir fark ,bir çekim alanı yaratamamaktadır"Zozan buna tam olarak katılmam mümkün değil sorun siyasal zor değil bugünlerde. Eskiden zor, çok daha net ve katı idi. Bugün ayırt edici olan şey üzerine tekrar düşünülmeli. İdeolojiksizleşmeyi de açmak şart. Reformist ve devrimci kesimler açısından ayrı ayrı ele alınması daha iyi olacaktır.
"Bu gün devrimci ve sosyalist yapıların asıl sorunlarından biri de ortalıkta kendiliğinden gelişen eylemlere yetişmek ,eklenmek yerine onları devrimci anlayışla işçilerle birlikte oluşturup,yönetecek,öncülük yapacak kadrolarını hazırlamaktır. Kendini tamamlamak için,işçi sınıfı için böyle bir hazırlığa ihtiyaç çok boyutludur. Bu alanda başarılı çıkış yapan doğru teorik ve pratik çıkışlar yapan hareketler kazanacaktır. Bunun en iyi örneklerinden biri80 öncesinde Fatsa ve direniş komiteleri ve direniş birlikleri dir"Zozan Kara. Ben tam bağ kuramadım. Biraz zorlama olmmamış mı? Cümlenin başı başka sonu başka gitmiş kanımca. Üstelik de Fatsayı ve direniş komitelerini yaratan önderlerin: "darbenin geleceğini sekiz ay önceden biliyorduk." (M.Pekdemir, Sky Türk) demesine rağmen cuntayla mücadele etmek, savaşmak yerine teslimiyeti seçtiğini unutmayalım. Bugün Halkevleri, ÖDP veya Devrimci Hareket çevreleri de "Fatsa dan öğrenelim" diyor kadrolarına. Bu kadrolar ne öğrenmiş oldular, ne ürettiler. Kaldı ki DY nin Fatsa veya direniş kıomiteleri deneyimleri varsa başkalarının da Gazi, Gülsuyu,Çorum veya SDB,müfrezeler vb vb deneyimleri vardır. Demek ki konunun özü bu değil. Yok eğer amaç devrimci durum ve görevlerimizi tartışmak değil de DY geleneğine gönderme yapmak, onun devrimci durumunu/halini konuşmak ise elbette yazılabilecek onlarca şey var.Ama bu başlık içerisine denk düşmez. Devrimci yapılardaki kırılma, reformizm vs üzerine tartışmak daha genel ve temel konuları gerektiriyor.Sorunu sadece silahlı mücadelenin tasfiyesinde buluyorsak da şunu sorarlar: bugün hala bu ilkeye uygun hareket eden yapılar var, neden onlardan birine gitmediniz? .
Net koymalıyız :1. Devrimci durum olgunlaşmış değildir. Devrimci dalga dünya ölçeğinde gerilemektedir. 2.Her yerde ve de ülkemizde devrimci yapılar sorunlara çözüm üretememiştir.
Bence ikinci madde bizim insiyatifimizi kullanabileceğimiz alan olduğundan yoğunlaşılması gereken sorudur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder