25 Nisan 2012 Çarşamba

KIPIRTISIZ DEVRİMCİ DURUM VE ÇÖZÜNEN DEVRİMCİ YAPILAR

Bir süredir devrimci perspektif bloğunda devrimci durum, devlet, devrimci hareket eksenli yazılar var. Bu yazılar üzerinden daima güncel kalan bu sorunlar üzerine bir kaç kelam da ben etmek istedim.Amacım bir polemik kaleme almak değil ise de konuya çıkış sebebi olan yazılara atıfta bulunmadan edemeyeceğim.

Devrimci durum nedir? 1) İdare eden “yukarıdaki sınıfların” eskisi gibi durumlarını sürdüremez hale gelmeleri; 2) halk kitlelerinin eskisi gibi yaşayamaz hale gelmesi ve bir değişikliği zorunlu görmesi; 3) kitlelerin bağımsız eyleminde muazzam bir yükselişin olması. Bunlar Lenin’in ifadesiyle “devrimin objektif şartları”dır ve “tek tek grupların, partilerin iradesinden bağımsız olduğu gibi, tek tek sınıfların iradesinden de bağımsızdır.
1.Tek tek ele alırsak hakim sinifların durumunda kötüleşmeden bahsedemeyiz. 2.Halk kitleleri durumdan rahatsız olsalarda rahatsızlıklarını göstermiyorlar.3.Kitlelerin eylemlerinde yükseliş yok, gerileme var.Bütün bunlar devrimci durumu yok saymamızı gerektirmez,devrimci durumdaki gerilemeyi tesbit etmemizi sağlar.
Kanımca ortada bir devrimci durumun olmamasından çok devrimci dalganın alçalışı ve devrimci hareketin eksikliği var.Sanırım sevgili Zozan da buradan hareket etti.Fakat konu giderek genişledi ve yer yer başka mecralara aktı.
Öncelikli olarak değinmekte fayda var:Kurtuluş savaşının aslında ne olduğunu, Kemalizmin sınıf tahlilini net sunan ve Kürt sorununda ulusların kendi kaderini tayin hakkının Kürtler için açık ifadesini koyan kömünist önder İbrahim Kaypakkaya; türkiye devrimci tarihinde dönüm noktasıdır.Bu sebeple türkiye de devrimci durum ve süreç tartışılırken onun adını anmaktan kaçınmak doğru olmayacaktır.
O, küçük burjuva kemalist yamalı hareketlerle arasına kalın bir çizgi çekmiştir.TİİKP, TİP ve TKP eleştirileri üzerinden reformizmi mahkum ederek devrimci proleter hareketi var etmiştir.Türkiye de devrimci durum ve görevlerimiz tartışılır, yazılıp çizilirken yok sayamayacağınız bir komünisttir.İkinci olarak; yenilgileri Türkiye devrimci hareketi açısından tartışıyorsak doğru koymak gerekir.Sadece 2 yenilgi dönemi belirlemek subjektiftir. 80 öncesi güç olan devrimci hareketler 80 sonrası yerlerini başka devrimci hareketlere bıraktılar. Onlar 80 yenilgisinde tıkanıp kalırken binlerce insanı yürütebilen başka devrimci hareketler ülke de etkili olmaya başladı. Nitekim bunlardan bazıları 80 in bir turnusol kağıdı olduğunu ilan ettiler(DS) ve büyük güçler oluşturmayı göreli olarak başardılar. Onlar için 80 yeni ve devrimci bir çıkış oldu. Bu devrimci hareketler icin ise yenilgi 90 ların ortasından itibaren geldi.Bu kez tek bir askeri darbe ile değil, baskı ve işkencelerle de değil. Elbette bunlarda vardı ama esas olan yön 80 de direnenlerin bu kez kendi iç sorunları ve süreci yönetememeleriyle başladı.Hemen hepsi bir veya daha fazla ayrılık yaşadı. Tasfiyeler, iç mücadeleler yaşadı ve kötü sınavlar verdi. Sekter yapıları ve doğmatiklikleri onları yordu.Bu da yoğun şekilde kadroların eritilmesine yol açtı. Farklı sözlere, tavırlara tahammülsüzlük gösteren ve Kürt hareketi vari önderler yaratma çabasına düşen pragmatist, ben merkezci şekillenmeler oluştu.Dişe diş mücadelede başarılı olan militan kadrolardan oluşan hareketler parti içi mücadelelerde ve halk içi çelişkilerde olumlu işler yapamadı.
Bir başka etken de Kürt hareketinin gelişmesiyle beraber Kürt ve Türk milliyetçiliklerinin birbirini besleyerek artmasıydı.Bu olguda en az ötekiler kadar önemlidir.

Bu durumdan çıkış aranırken ülkenin sosyo ekonomik yapısının yeniden tahlil edilmesinden çok sürecin yarattığı değişimler ve mücadele biçimlerinin yeni koşullar altında nasıl olabileceği öne çıkıyordu,parti anlayışı üzerine de tekrar düşünülmesi gerekiyordu.Mücadele araçları yeniden düşünülebelirdi, sınıfların karakteri ve ilişkileri değşimler geçirdi ele alınmalıydı . İdeolojik tahribata karşı atak ve birikimli çalışmalar gereklidir; son dönemler teorik alanda geri düşülmüştür.Geçmişte aydınlar sol çevrelerden çıkar onları beslerdi, şimdi bu durum çok azaldı.Tam tersi bir rüzgarla sağın teorisyenleri hortladı.Dünyanın her yerinde metafizik,dini akımlar,bilinemezcilik revaçta.Devrimci dalganın alçalışı iyi irdelenmelidir, mevcut egemen sınıflar arası çatışma tahlil edilmelidir. Ezilen sınıflardaki değişimler, yeni eğilimler incelenmelidirvs vs. Ama hiç birisi sağlikli olarak yapılmadı.

Faşizm kan ve barbarlık demek değildir. Faşizm; finans kapitalin en dar, en emperyalist ve gaddar kesiminin diktatörlüğüdür. Hangi dönem hangi araca ihtiyaç duyarsa onu kullanır. Sopa da onun elinde havuçta. “Faşizm, burjuvazinin sınıf egemenliğinin son aşamasıdır. Bütün burjuva ülkeleri,birbiri ardına, er geç darbe veya ‘barışçıl’yollarla faşizme geçmektedir. Bu geçişin yöntemlerinin vahşi veya yumuşak olması önemli değildir ve yalnızca söz konusu ülkedeki durumun özelliklerine, sınıf ve siyasi güç ilişkilerinin sosyal yapısına bağlıdır.”“... bir dizi kendine özgü tarihsel, ekonomikve siyasi nedenlerin burjuvaziyi kaçınılmaz olarak faşizm yoluna sürüklediği güneydoğu Avrupa, Balkan ülkeleri, Macaristan ve diğer ülkeler için daha çok geçerlidir.Bu nedenlerin en önemlileri şunlardır:“Balkanlar’da ve Macaristan’da henüz tamamlanmış bir burjuva demokratik devrim yoktur. Burjuvazi, geçmişte halk yığınlarının feodalizme ve mutlakiyete karşı mücadelesinde kendisini önder olarak ön plana çıkartan, onu ideolojik ve siyasi bakımdan kitlelerle sıkıca birleştirecek devrimci görevlerini yerine getirmemiştir. Köylüler,burjuva demokratik devrim sayesinde toprak sahibi olmamıştır. Tersine, onlar yalnızca, sermayenin ilk birikim amacına hizmet eden sınırsız sömürü ve talana hedef olmuşlardır. Feodalizm nihai olarak yokedilmemiş, milli mesele çözülmemiştir.“Balkan ülkeleri ve Macaristan, emperyalizmin yarı sömürgeleri durumundadır.Bunlar çoğunlukla emperyalist ülkelerdeki çok gelişmiş kapitalizmin şiddetli rekabeti altında ezilen cılız sanayiye sahip tarım ülkeleridir.“Balkan burjuvazisi ve bütün güneydoğu Avrupa burjuvazisi, özellikle Balkan ve diğer güneydoğu Avrupa ülkelerinin emperyalist ve Sovyet düşmanı savaşın hazırlıklarına katılmaları için emperyalizmin yaptığı baskı sonucunda, kaçınılmaz olarak bu yolu izleyeceklerdir. Proletaryanın, köylülüğün ve ezilen milliyetlerin devrimci hareketinin bastırılması, dağıtılması ve zayıflatılması,bu savaşın önkoşuludur.“Ancak Güneydoğu Avrupa ülkelerindeki özel koşullar faşizme, kendine özgü karakter vermektedir. Bu özellik, öncelikle, örneğin italyan faşizminden farklı olarak, faşizmin bu ülkelerde alttan, bir kitle hareketiyle,devlet ve hükümet biçimi olarak değil, tersine yukarıdan gelmesinde yatmaktadır. Gasp edilmiş bir devlet iktidarına,burjuvazinin askeri gücüne, banka sermayesenin mali gücüne dayanan faşizm, kitlelere nüfuz etmeye ve kendine kitleler arasında ideolojik, siyasi ve örgütsel bir dayanak yaratmaya çalışmaktadır. Bulgaristan’da bu, 9Haziran askeri faşist darbesiyle oldu. Yugoslavya’da faşizmin tezgahlayıcısı ve örgütleyicisi,monarşizm, militarizm ve banka sermayesinin ittifakıdır. Romanya ve Yunanistan’da küçük değişikliklerle aynısı oldu.” (Dimitrov. Sf; 23-24-25-26)
Yani faşizmin yukarıdan aşağı olduğu, sürekli olduğu bir durumu kabul etmeliyiz. Evet faşizm vardır ancak bu her zaman zor ve baskı unsurlarını kullanıyor demek değildir.Ve devrimci mücadele program ve stratejisini buna göre oluşturmalıdır.

"Devrim, halkın devrimci girişimiyle -aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla -yukardan aşağıya- daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir."Mahir Çayan dan yapılan bu aktarmadaki bir çarpıklık göze çarpmıyor mu? Devrim tanımı bu mu olmalı "daha ileri bir üretim düzeni" bunun için mi can bedeli mücadele ediyoruz yani!! Devrim üzerine çok daha fazla düşünmeliyiz anlaşılan. Determinist-ekonomist bakış açısının marksist saflarda sıkça gözlendiği açık. Bakın Engels J.Bloch a mektubunda ne diyor: "Materyalist tarih anlayışına göre tarihte belirleyici etken SON AŞAMADA gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marks ne de ben hiç bir zaman daha fazlasını iddia etmedik." ve yine aynı mektuptan "Demek ki salt kolay geldiği için şurada burada inanılmak istendiği gibi iktisadi durumun otomatik olarak bir etkisi yoktur, tersine kendi tarihlerini yapanlar insanlardır, ama bunu tarihi koşullandıran belli bir ortam içinde daha önceki asıl gerçek koşullarıntemeli üzerinde yaparlar;bu koşullar arasında iktisadi koşullaröteki siyasi ve ideolojik koşullardan ne kadar etkilenibilirse etkilensinler, sonu sonuna belirleyici koşullardır..." Devrimi ve onun gerekliliğini konuşurken etik konusu es geçilmemelidir.

"Özetle söylersek, emperyalist hegemonya altındaki bütün geri-bıraktırılmış ülkelerde kriz, tam anlamı ile olgunlaşmış olmasa bile mevcuttur. Bu ise devrim durumunun sürekli olarak var olması, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi, bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir"Zozan Kara. Öyle mi gerçekten? Dünya devrimleri tarihine bakacak olursak kriz ile devrimin at başı gittiğini görreceğiz: 1917 de kriz ve devrim, 2.dünya savaşında kriz ve devrimler... Krizin olgunlaşmadığı, devrimci dalganın geri olduğu anlarda o silahli mücadeleyi nasıl ve kimlerle yapacaksınız? Ortada sağlam bir öncü yokken, kitle bağları zayıfken, güçler dengesi bakımından en ufak pozitif olgu yokken, halk silahlı mücadeleyi desteklemez hatta karşı durur iken nasıl olacak bu? Önce yapılması acil olan şeyler yapılmak zorunda.Kitleleri anlayabilen onlarla bağ kurabilen; siyasi ideoloji önderlik. Ülkeyi-dünyayı ve teorik sorunları asgari ölçüde tahlil edebilmiş bir öncü.Sorun bu eksende önemli kanımca; nasıl bir öncü? Ortada bir hareket yokken bireysel çabalar devede kulak kalacaktır.Kişinin kendini tatmin den öteye gitmeyecek çabaları devrime değilde en fazla bireysel olarak ayakta durmasına hizmet eder. Öncünün yokluğundan bahsediyoruz ama ortalarda bir sürü parti, hareket, örgüt vb var. Mahircisi, İbocusu vs vs..Bunlardan bazıları onyıllardır faaliyette ve dönemsel olarak kitlesel ve etkili olanları var. Şu anda bile az buçuk etkin yapılar var. Peki nasıl ve neden öncüsüzlükten bahsediyoruz o zaman? Bunlar arasında silahlı mücadeleyi savunanlar, devam ettirenler de var üstelik. Neden olmuyor? Yeni bir yapı ihtiyacı nereden çıkıyor? yeni adına konuşan bir çok yapı parti var. Ancak onların yeniden anladıkları revize etmekten başka bir şey değil. Bu yeniler yenilgi yenileri. İhtiyacımız olan şeyse bambaşka. Yeniden yapılması gereken şeyler olduğu ise aşikar: dünyanın ve ülkenin yeniden ve ayrıntılı tahlili; sınıfların değişim ve birbirleri ile ilişkileri, üretim ilişkilerinde özellikle sektörlerin yarattığı yeni işçi memur ve yönetici tipleri; partive örgütlenme anlayışı...Burda lafı biraz İbrahim Kypakkaya ya bırakacağım.""Komünizmin büyük önderi ve öğretmeni Marks şöyle diyordu:"İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir."Bu sözler, hiç bir zaman değerini ve geçerliliğini yitirmeyen bir temel kanun niteliğindedir. İleriye doğru adımlar atmak, gerçek bir ilerleme sağlamak, başlıca amacımız olmalıdır. Öte yandan, yeni bir programın büyük önem taşıdığını da akıldan çıkarmamalıyız""Genel olarak bir partinin resmi programının o partinin hareketlerinden çok daha az önemli olduğu doğrudur. Ama yeni bir program, herkesin gözü önünde yükseklere çekilen bir bayrak gibidir ve herkes parti hakkında hükmünü buna göre verir" (Engels)."...Program Taslağı’nın bu maddesi, birinci olarak her şart altında "acil talep ve ihtiyaçların" savunulması gibi, tamamen reformist bir çizgiyi partinin çizgisi haline getirmek istemektedir. Çünkü komünistler, "acil talep ve ihtiyaçları" ancak, "genel politik taleplerimize ve kitleler içindeki devrimci ajitasyonumuza sıkı sıkıya bağlamak" şartıyla ve "devrimci sloganların yerine kısmi talepleri asla ön plana çıkarmamak" şartıyla savunur ve desteklerler. "Genel politik taleplere ve devrimci ajitasyona" aykırı düştüğü anda reddederler. Meselâ, bugünkü düzeni yıkmak için harekete gecen kitlelerin karşısına geçip "acil talep" nutku atmak, düpedüz gericilik olur ve bu, hâkim sınıfların politikasıdır. Ayrıca, komünistler acil talepler uğruna mücadeleyi hiç bir zaman esas haline getirmezler."İ.Kaypakkaya. Bugünkü durum ise o zamandan farklıdır. Kitleler yılgın ve güvensizdir. Alınan yenilgiler , kendine ve halka yabancılaşan devrimci hareketler ortadadır.Tüm bunlara rağmen devrimci öncü pratiğin içerisinde doğmalıdır. Tamamlanmış değil kendini mücadelenin içerisinde oluşturan bir yapı.Teorik olarak mutlak doğruculuktan uzak, kendini hareket halindeyken yenileyebilen tarz ve gelişen bir teori. Dogmatizme karşı yürekli, düşünsel gelişimlere açık yapılanma.

"Geniş halk kitlelerinin tepkileri siyasal zor ile pasifize edilirken buna sol örgütler de ideolojisizleşerek aynı tepkileri vermekte bir fark ,bir çekim alanı yaratamamaktadır"Zozan buna tam olarak katılmam mümkün değil sorun siyasal zor değil bugünlerde. Eskiden zor, çok daha net ve katı idi. Bugün ayırt edici olan şey üzerine tekrar düşünülmeli. İdeolojiksizleşmeyi de açmak şart. Reformist ve devrimci kesimler açısından ayrı ayrı ele alınması daha iyi olacaktır.

"Bu gün devrimci ve sosyalist yapıların asıl sorunlarından biri de ortalıkta kendiliğinden gelişen eylemlere yetişmek ,eklenmek yerine onları devrimci anlayışla işçilerle birlikte oluşturup,yönetecek,öncülük yapacak kadrolarını hazırlamaktır. Kendini tamamlamak için,işçi sınıfı için böyle bir hazırlığa ihtiyaç çok boyutludur. Bu alanda başarılı çıkış yapan doğru teorik ve pratik çıkışlar yapan hareketler kazanacaktır. Bunun en iyi örneklerinden biri80 öncesinde Fatsa ve direniş komiteleri ve direniş birlikleri dir"Zozan Kara. Ben tam bağ kuramadım. Biraz zorlama olmmamış mı? Cümlenin başı başka sonu başka gitmiş kanımca. Üstelik de Fatsayı ve direniş komitelerini yaratan önderlerin: "darbenin geleceğini sekiz ay önceden biliyorduk." (M.Pekdemir, Sky Türk) demesine rağmen cuntayla mücadele etmek, savaşmak yerine teslimiyeti seçtiğini unutmayalım. Bugün Halkevleri, ÖDP veya Devrimci Hareket çevreleri de "Fatsa dan öğrenelim" diyor kadrolarına. Bu kadrolar ne öğrenmiş oldular, ne ürettiler. Kaldı ki DY nin Fatsa veya direniş kıomiteleri deneyimleri varsa başkalarının da Gazi, Gülsuyu,Çorum veya SDB,müfrezeler vb vb deneyimleri vardır. Demek ki konunun özü bu değil. Yok eğer amaç devrimci durum ve görevlerimizi tartışmak değil de DY geleneğine gönderme yapmak, onun devrimci durumunu/halini konuşmak ise elbette yazılabilecek onlarca şey var.Ama bu başlık içerisine denk düşmez. Devrimci yapılardaki kırılma, reformizm vs üzerine tartışmak daha genel ve temel konuları gerektiriyor.Sorunu sadece silahlı mücadelenin tasfiyesinde buluyorsak da şunu sorarlar: bugün hala bu ilkeye uygun hareket eden yapılar var, neden onlardan birine gitmediniz? .

Net koymalıyız :1. Devrimci durum olgunlaşmış değildir. Devrimci dalga dünya ölçeğinde gerilemektedir. 2.Her yerde ve de ülkemizde devrimci yapılar sorunlara çözüm üretememiştir.
Bence ikinci madde bizim insiyatifimizi kullanabileceğimiz alan olduğundan yoğunlaşılması gereken sorudur.

2 Haziran 2008 Pazartesi

RESMİ İDEOLOJİYE GİRİŞ

RESMİ VATANDAŞLAR YURDU

Resmi ideoloji, devletin, topluma dikte ettiği düşünme yöntemi ve kurallarıdır. Devlet, bu ideolojinin devletin temeli olduğunu bildirir ve aksi düşünceleri cezalandırır,toplum bu ideolojiyi kabul etmek zorundadır. Sistemli olarak, kurumları aracılığıyla, resmi ideoloji topluma giydirilir. Eğitim, basın, edebiyat, siyaset tamamen resmi söylemlere uygun olmak zorundadır. Bireyler daha gözünü dünyaya açtığında bu ideoloji ona aşılanmaya başlandığından, bunun dışına çıkabilmesi çok zordur. Resmi ideoloji, resmi tarih tarafından desteklenir. Resmi tarih yazımı yeni değildir vakanivüslerden bugüne devleti elinde tutanlar ya da kurucu güçler kendi tarihlerini yaratarak bunu kuşaktan kuşağa aktardılar. Resmi ideolojinin diğer ayağı da mitleştirme olmuştur. Mitleştirilen kişi ve kurumlar aracılığı ile devletin ideolojisi sorgulanamaz hale getirilmeye çalışılır. Askeri ve sivil bürokrasi devletin asıl sahibi olarak karşımızda durur ve devletin tehlikeye düştüğünü düşündüklerinde müdahale ederek yoldan çıkan toplumu ıslah ederler. Yani zor aygıtını içeriye dönük kullanmaktan çekinmezler, ki zaten, onlar için asıl düşman içeridedir (resmi ideolojiyi sorgulayanlar ve bunu halka anlatma gayretkeşliği gösterenler devlet düşmanıdır). Resmi ideolojinin kurumları olan askeri ve sivil bürokrasi toplumun sahibi olduğuna inanır, toplumu küçümser. Buna resmi ideolojinin yarattığı edebiyat ta iyi örnekler bulabiliriz. Cahil ve kendi iyiliğini bilmeyen halk, ona eğitim vermek onu geliştirmek isteyenlere karşı düşmanca davranır, bu türün roman örneklerinde, halk ne istediğini bilmez ve yönlendirilmeye muhtaçtır. Sanırım Türkçe edebiyat da resmi ideolojiye uygun örneklerde hiç zorlanmayacağız; Yaban(Y.K.K), Çalıkuşu(R.N.G), Kuyruklu yıldız altında bir izdivaç (H.R.G) vs

Resmi ideoloji devletin kurucusu ve\veya yöneticisi sınıfların ideolojisidir. Bu sınıfların düşünce ve yöntemini kapsar, onların iktidarının sürekliliğini sağlama alır. Devlet her yerde ve her zaman bir veya birkaç sınıfın toplumun bütünü üzerindeki hegemonya aracı olmuştur.Bizim coğrafyamızda hakim sınıflar feodal kalıntılarla çevrelenmiş, batıcı, bağımlı burjuvazidir. Söz konusu hakim sınıf, 1900 lü yıllarda devlet eliyle (İttihat ve Terakki) yaratılmıştır. Dolayısıyla devletle içli dışlıdır. Aynı zamanda oluşumu baştan bağımlılık ilişkileri ile Batılı devletlerin sefirliklerinden geçtiğinden çarpık ve kompradordur. Bu hegemonya yalnızca kurum ve şiddet araçlarıyla sürdürülemez, yönetenin kendi meşruluğunu oluşturması, yönetilenin de bu meşruluğu tanıması gerekir. Kültürel ve ideolojik hegemonyanın kurulması ise; eğitim, kendi aydın tipinin yaratılması, kültürel aygitların elde tutulması ve bürokratik aygıtın sağlamlaştırılması ile mümkündür. Burada aydın konusuna değinmek gerekli ama asıl konumuzu oluşturmadığından birkaç cümle ile geçiştireceğiz. “Sosyolojik olarak aydın tanımına giren kesimin önemi ve toplumda ayrıcalıklı konumu, bilgili olmalarından dahası, toplumda kültürel tekele sahip olmalarındandır.” F.Başkaya. Bilgiyi elinde tutmak güç demektir, dolayısıyla devlet, bu kesimi kontrol etmek zorunluluğu hisseder, aksi halde resmi ideoloji ve resmi tarih tezleri aydınlarca çözümlennerek boşa çıkartılabilir. Yalçın Küçük’te Aydın Üzerine Tezler de bu konu üzerende durur ve aydınların nasılda resmi ideoloji ve tarih yazımına katkıda bulunduklarını, bu sırada iktidar ile ne tip ilişkiler içerisin de olduklarını anlatır. Bu anlatılardın ilginç birisi de şudur Osmanlı dönemi aydınları Padişaha karşı görünürken bile devlet ve resmi söylemin dışına taşmazlardı. Ekseri olarak Osmanlı aydını ve hatta bugünün Türk aydını Bürokratik kesimlerin çocuklarıdır , iktidar ile sıcak ilişkileri hiç kesilmemiştir.

Yeniden devlet ve onun ideolojik araçları konusuna dönersek, köklü ve güçlü bir karaktere sahip olmayan sınıf egemenliğine dayanan devletler de, resmi ideoloji ve resmi tarih oluşumu daha çok zora ve şiddete dayanır. Demokrasiye ve farklı seslere kolay kolay tahammül edemez çünkü oluşturduğu ideoloji son derece çürük ve bilim dışıdır. Bu sebeple devlet, sorgulanmasının önüne geçmek için çok daha katı davranmak zorundadır. Askeri ve sivil bürokrasi diken üstündedir, seçilmişlere ve onları seçen halka asla güven duymaz. Eğitim, sanat ve fikir dünyasını çok sıkı bir kıskaç altına alır, resmi ideoloji ve onun mitlerine karşı yapılan eleştirileri devlete karşı işlenen suçlar olarak çok ağır cezalandırır.Orta çağ Avrupasının ve Osmanlının matbaaya karşı inatçı tutumunun arkasında da, yetişebilecek farklı fikir akımlarının korkusu vardı.Yine benzer olguları cumhuriyet sonrası Çerkez Ethem ve Mustafa Suphiler şahsında TKP ye karşı yürütülen mücadelede de görürüz. M.Kemal Bolşeviklerden aldığı onca desteğe rağmen TKP lileri bir entrika ile yok etmekten çekinmemiştir. Tüm gazete ve matbuatı ağır takibata tabi tutmuştur.

Devlete hakim olan sınıflar köksüz ve de güçsüz olunca resmi ideolojiyi kurmak ve korumak esaslı bir çaba gerektirdi. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, Güneş Dil Teorisi gibi bilim dışı bir düşünme tarzının üzerine inşa edilmişti. Daha sonraları biraz daha kendini geliştirerek yeni devletin ideolojisini ve tarihini yarattılar. Bu ideoloji daha çok bilim adamları ve tarihçiler tarafından değil de Çankaya Köşkü ahalisince yaratıldı.
Devletin daha köklü ve güçlü sınıflarca kontrol edildiği devletlerde ise daha farklı bir tarz benimsendi. Örneğin ABD de bir ulus yaratma süreci daha demokratik bir hal üzerinden oldu. Kendine güvenli ve özgürlükçü Amerikan burjuvazisi sınıf diktatörlüğünü kurarken kültürel ve ideolojik şekillenişi ve yeni bir ulus yaratmayı, özgürlük ilkeleri ve ekonomik liberalizm üzerinden savundu. Ülkesinde bilim ve tekniğin gelişmesi, ekonomik refah , demokratik ve esnek kurumların oluşumu için çaba harcadı. Kuruluş aşamasından sonra özellikle 2. dünya savaşından sonra amerikan hakim sınıfları farklı bir rotaya evrilerek iktidarını koruma yolunu seçecekti.

Kısaca bir toparlama yaparsak. Resmi ideoloji; resmi tarih tezi ile kendi alt yapısını oluşturur. Askeri ve sivil bürokrasinin vesayeti altına girerek devlet ve resmi ideolojisi doğrudan korunur. Mitler yaratılarak eleştiriye kapatılır. Eğitim ve kültür alanındaki katı sınırlamalar ile genç nesillerin ufku daraltılır. Düşünce ve özgürlük alanındaki sınırlamalar ile muhalefetin, farklı düşüncenin engellenilmesi amaçlanır. Söz ve yazı sınırlanıp kontrol edilerek gerçek aydınların halka ulaşması engellenir.
Resmi ideolojinin şekillendirdiği vatandaş, ortalama insan içine doğup bireyleştiği ideolojinin bir tezahürüdür. Dogmalarla düşünen, bilim ve felsefe dışı modernist ve rasyonalisttir. Tapınmacı şekillenişi bir çeşit madalya gibi taşır ve resmi söylemin dışına çıkanları düşman beller. Farklı yaşamlara tahammül edemez. Farklı fikirlere öfke kusar ve yargı yada orduyu derhal göreve çağırır. Entelektüel bilgisi zayıf, eklektik ve çarpıktır ancak o bütünsel ve verili olan düşüncesinin sonsuz doğruluğuna inanır. Dinsel akımlara karşı küçümseyici tavrına rağmen daha beter bir bağnazlıktan kurtulamaz. Özgürlükçü fikirlere karşı ise çok daha acımasızdır. Onları kökü dışarıda terör fikriyatı olarak açıklayan baba devletin söylemlerini birebir savunur ve tüm gücüyle hasmını yok etmek ister. Grinin dışında hiçbir rengi görmek istemez yok etmek ister çünkü karşılaşmaya gücü yetmez.Kendisine dönük farkındalığı yoktur. Kendini de başkalarını da tanımaz verili komutları içselleştirmiştir. Kendisini demokrat, aydın ya da devrimci olarak tanıtmakta sakınca görmez. Şekillenişinin çarpıklığı bir çeşit hastalık gibi bünyeyi sarmış olduğundan kendi (kendisinin sandığı resmi ideolojinin) sanrılarına gerçekmiş gibi inanır. Bir kişilik bozukluğu olarak gerçekliği algılayışı arızalıdır. Kurmacalar, paranoyalar dünyasında yaşar. Korkak ve zayıf olduğundan kendini tehlikede hissettiğinde gücün kollarına atılmakta, oradan saldırmakta fayda görür.
Böylesi bir ideolojik hegemonya altında yaşanan topraklarda gelişen özgürlükçü fikirler, o fikirleri oluşturan insanların yetiştiği koşulların tesiriyle arazlı olmaktadır. Sosyalizm adı altında Kemalizm etkili, ulusalcı (daha doğrusu milliyetçi) akımların uç vermesi olağandır. İçine doğduğu toplumun popüler kültürü veya gündelik kültürü resmi ideoloji\tarih esaslarına göre oluşturulmuştur. Dolayısıyla kişi ailede, okulda, çevresinde, medyada, kültür ve sanat alanında bu ideoloji ile biçimlendirildiğinden bunu aşması için önce kendini ve doğru bildiği her şeyi ve herkesi inkar etmek zorundadır. Bu hiç kolay bir iş değildir yalnız başına kalmak, herkesi karşına almak anlamı taşır.
Çarpık şekillenmiş, bağımlı ülkelerin hakim sınıfları köksüzlükleri ve güçsüzlükleri ile son derce totoliter\otoriter bir resmi tarih ve resmi ideoloji yaratma işine girişirler. O ülkelerin zayıf devrimci sınıfları ve köksüz aydınları bu durumun üstesinden gelebilecek gücü de bulmakta zorlanmaktadırlar. Oysa aydının ilk işi tam da burada başlar yani doğrunun arayışında. Gerçeğin dolaysız aranışında her türlü otorite inkar edilmek zorundadır.

13 Nisan 2008 Pazar

İktidar Kavramı Üzerine

İKTİDAR KAVRAMI ÜZERİNE

Okuyacağınız bu metni tamamlanmış bir üretim olarak değil, tartışmaya açılmış bir çalışma olarak düşününüz.
Bir duyarlılık yaratarak itirazlar,ekler,önermelerle geliştirilmesini umuyorum. Yazımın daha çok bir akıl yürütmeler şeklinde geçmesini istediğimden plansızlık ve düzensizliği kasıtlıdır ve yol açtığı /açacağı zorluk için şimdiden özür diliyorum. Fakat iktidar üzerine yazarken, çalışmanın tam da öyle olması gerektiği kanısındayım. İktidar kavramı üzerinden yapılacak tartışma, iktidar sorunu çözümlenemediği sürece üzerine fikir yürütmelerle sürecektir. Sonucun tümel ve sistematik olarak sunulması arzu ettiğim diyalog yönteminin yerine monoloğu tercih etmek olurdu. Oysa ben karşılıklı etkileşimi, iletişimi, öğrenimi tercih ediyorum.
İktidar, toplumsal katmanların birbirinden ayrışmasıyla, kastlaşma ve yabancılaşma ile beraber gündeme gelir. İktidar önce gerontokrasi ve cinsiyete dayalı biçimleriyle savaş ve tarımsal ekonomideki olanakların kullanımında ortaya çıkar. Yöneten ve yönetilenlerin ortaya çıkması, daha başka bir deyişle birbirinden ayrılması böyle başlar ve derinleşirken yabancılaşmayı da aynı oranda derinleştirir. Yalnız yöneten değil yönetilen de kirlenir ve yabancılaşır. Eşitlik ile beraber özgürlükte yitirilir.
Yöneten – yönetilen ayrımının gerekliliği ve buradan iktidarın doğuşu tarihsel koşullarla açıklanabilse bile pekala iktidarsız yani paylaşım ve işbirliğine dayalı bir toplumsal örgütlenmede mümkündür. İktidar, toplumsal örgütlenme ve yürütme mekanizmalarının zorunluluğundan yararlanarak ortaya çıkmış ve insana yabancılaşarak kurumsallaşmıştır. Elbette ki o günkü bilinç seviyesi ve sosyolojik tecrübelerin bir iktidar olgusunu doğurması kaçınılmazdı. Yöneten ve yönetilenin giderek birbirinden ayrılması kadın ile erkeğin, şef ile savaşçının, mülk sahibi ile mülksüzün birbirinden kopması ve doğan ezen-ezilen ilişkisi kendi kurumlarını yaratmak zorundaydı. Çünkü egemenler iktidarını korumak ve sürdürmek için bir hiyerarşik yapılanma ihtiyacı duydu. İktidar, herkesin ulaşmak istediği altın bir asa olduğundan egemenlerin zor ve başka her türlü aracı kullanması meşru hale gelmiştir. İktidarın altın asasını kırıp atmak yerine onu ele geçirme mücadelesi verilegelmiştir hep. Çünkü bu çok daha kolaydır.

“Ama koca Kronos yiyordu ilk çocuklarını
Analarının kutsal karnından çıkıpta
Dizleri üstüne oturdukça her biri.
Korkuyordu Uronos’un mağrur torunlarından biri
Ölümsüzler arasında kral olacak diye.” Thegonia (Hesiodos)

Yunan mitolojisine göre krallığını baki kılmak için Kronos, Zeus’u ve diğer çocuklarını nasıl yutuyorsa, bir zamanlar onun babası Uronos’ta onu ve kardeşlerini yutmuştu. Ama her ikisi de krallıkların devretmekten kurtulamadılar; Uronos Kronos’a, Kronos’ta Zeus’a devretmek zorunda kaldı tacını.
Erkin yaşa, cinsiyete, mülkiyete dayalı halleri birbiri ardı sıra doğup birbiriyle iç içe geçerek kurumsallaşırken toplumun nüvelerine kadar işledi. Aile, din, mitoloji, gelenek, ahlak v.b. otoriteyi tekrar tekrar üreten araçlar olarak görev yaparlar. İkdidar asıl olarak bireyi yeniden yoğurmak zorundaydı. İradi olarak bağımsız, yalnız kardeşlik duyguları ile diğer insanlara bağlı bireyi “gönüllü” olarak kullaştırmak gerekiyordu. Gönüllü kullaşma kişinin doğumundan itibaren içinde yaşadığı toplumun tüm adacıklarında, karmaşık bir süreç içerisinde zihnine işlenmektedir. Kültür, ahlak, din, gelenek ideolojik kuşatması altında kalan birey; baba, öğretmen, dini alimler, polis, komşular v.s sultası altında ilk köleleşme pratiklerini yaşar.Her birey bağımsız hareket etmekten ve yalnız kalmaktan korkar hale gelir.Yalnızlık korkusu psikoloji ve toplumsal psikoloji ile ilgilenenlerin özellikle üzerinde durduğu bir konudur.Sistem bu korkuyu körükleyip ondan faydalanarak herkesi hiyerarşik yapı içerisinde konumlandırır ve birey, artık sistemin bir parçası olur.Yalnız başına yaşayamayacağına göre kendini korumak ve toplum tarafından kabul görmek için insan, sistemin korucusu haline gelir.Özgürlüğü seçmek zor olanı seçmektir, düşünmek-sorgulamak, karşı çıkmak dolayısıyla dışlanmak ve cezalandırılmak riskini göze almak demektir.Kişi, iktidar döngüsünden kurtulmayı değil olsa olsa bu mekanizmada daha yukarılarda yer almayı düşünmeye başlar.Bu da sistem içi iktidar mücadelelerini doğurur.Her zaman sürecek olan iktidar savaşları kimi zaman şiddetlense kimi zaman hafiflese kimi zaman kısme anlaşmalarla ertelense bile hiç bitmez.
İktidar yalnız enine değil boyunada yayılır.İktidar egemenlik alanındaki kesimleri artırdıkça ulufe dağıtır gibi yetki-güç dağıtarak hiyerarşik olarak dikine gelişirken toplum içindeki gönüllü kabulün sağlanması için eğitim, din, sanat v.b. alanlar ile enine yayılır.Bu aynı zamanda iktidarın adacıklar yaratması ilede sürer;evlilik, aile, okul, cemaat v.s
İktidar hayatın her alanını kapsayarak kaçış alanı bırakmaz.Bugün, popiler kültür ile her yanımızı kuşatmıştır ve herkesi içine almıştır.Örneğin, popstar yarışmaları izlemeyi seçmesen bile farklı televizyon programlarında;haberler, magazin ve müzik programları içerisinde gözümüze sokulur.Gazetelerin manşetlerinden, köşe yazarlarının makalelerine kadar her yerden konu hakkında bilgi bombardımanına tutuluruz.Artık yarışmayı izlememiş olmanın bir önemi kalmaz. Konu hakkındaki gerekli tüm bilgi çöplüğüne kafamızı sokmuşlardır. Geçmişte de, bu kadar profesyonelce olmasa da mitoloji, şiir, müzik v.b. ile var olan iktidar kültürünü şırınga etmekteydi. Erk boşluk sevmez, o boşluk bir özgürlük alanı ve pratiği yaratabilir. Bu sebeble kurumlaşmayı ve her bireyi “eğitim” adına şekillendirmeyi binbir çeşit olanakla başarır. Evde, okulda, iş yerinde, hapishanede,tapınakta, sinemada her yerde yakana yapışır, saklanabileceğin yer bırakmaz.
Yöneten-yönetilen ilişkisinin hiyerarşik olarak yapılandığı iktidar da eşitlikten bahsedilemez.Eşitlik niceliksel bir ölçü ya da aynılık olarak değil kendini gerçekleştirmede herkesin hak sahibi olması olarak ele alınmalıdır. Eşit haklara ve olanaklara sahip olunabilmesi için hiyerarşi ve iktidar olgusunun ortadan kalkması gerekir.Bir iktidar varsa egemenler ve ötekiler ayrımı vardır, eşitsizlik sistemleşmiştir orada. Yürütme işlerinin bir sorumluluk ve gereklilik olmaktan çıkıp güçler ilişkisi çerçevesinde örüldüğü, kastlaşan bir yapıda artık yardımlama ve dayanışmaya dayanan bir toplumdan değil iktidar kurumlarından bahsetmek zorundayız. Yürütme ve idari işler iş bölümünün bir parçası olmaktan çıkıp ayrıcalık olmaya başladığında dikine toplumsal tabakalaşma toplumsal gruplar arası bağı koparır. Ayrıcalıkların oluşması ve eşitsizliğin meşrulaşması iktidar olgusunun doğal sonucudur. Eşitliğin olduğu yerde demokrasi ve özgürlükten bahsedilebilir mi? Özgürlük kendi iradesine sahip olma, karar verebilme gücü, kendini gerçekleştirme yeteneği olarak artık bir hayale dönüşmüş, içi boşaltılmıştır. Kararlar bireyden bağımsız olarak (hatta sahibi iktidar sahibi bireylerden) kurulmuş mekanizmalar tarafından alınır. Giderek büyüyen, uzmanlaşan bürakratik aygıt, aygıt olarak insandan uzaklaşmıştır. Yürütmenin aracı olan kurumlar bir süre sonra amaçlaşmıştır.Artık nesne özneye dönüşürken, özne olan insan nesneleşmiştir.Otorite insandan bağımsız kendi başına bir canlı organizmaya dönüşmüşdür.
İktidar olgusu, reel sosyalizm deneyimlerinde önemli bir başlık olarak sorunu tartışırken karşımıza çıkar. İktidarın yok olması için geçici bir iktidar (iktidar olmayan iktidar),bir geçiş aşaması iktidarı kuranlar o mekanizmayı zayıflatacaklarına öylesine güçlendirdiler ki diktatörlerin bile rüyalarını süsleyecek kurumlar yarattılar. Dev ordular, büyük polis kuvvetleri, kimsenin hesap soramadığı istihbarat teşkilatları ve karakteristik özellikleri oldu bu deneyimlerin. Basit bir bürokratizm eleştirisi ile geçiştirilebilecek şeyler değildi yaşananlar.
1937 ‘de SB’de devrimi yapan MK’nın %70’i tavsiye edilmiştir.17. SBKP kongiresine katılan 1968 delegeden 1208’i sonradan öldürülmüştür. Ki onlar ölümlerini onaylayan Stalin‘e oy vermişlerdi çoğunlukla. 1939’dan 1951’e kadar ise hiç kongire olmaz. Ama bu tavsiyelerde durdurmaz.
Sovyetlerde durum böyle de diğerlerinde farklı mı? Bütün bu olumsuzluklardan bürokrasiyi veya Kruşcev’i, Deng’i, Alia’yı, yada Stalin’i , Mao’yu v.b. lerini sorunlu tutarak da sorunun özünü yakalayamayız.
Özgürleşmeci düşünün, tamamlanmış bir bütün olarak kabul edilerek uygulanması sırasında bu yanlışlığa bir de asıl amaçtan uzaklaşarak devleti, iktidarı güçlendirmek eklendi. Halka karşı halk adına “çelikten bir disiplin” dayatıldı. Özgür irade, demokratik muhalefet, konuşma ve basın özgürlüğü hiçe sayıldı. İnsan merkezli bir bakış açısı yerine ekonomizm merkezi bir bakış esas alındı. Bir ülkenin sosyalist olmasının kıstası insanların eşitlik ve hürriyet içinde yaşaması değil ağır sanayinin tamamlanması ve tarımın kolektifleştirilmesi olarak gösterildi.
İktidarı alanlar iktidarın tuzağına düştü; insanı unuttu. Özgürlük bilinmez bir geleceğe ertelendi. Kadın sorunu, ulusal sorun varlıklarını korudu. Örneğin SB’de ilk dönem atılan adımlar ya geri alındı ya da üzerine hiç bir şey eklenmedi. Evlilik önce kaldırıldı sonra yeniden dayatıldı,özendirildi. Lenin döneminde verilen kürdaj hakkı sonrasında kaldırıldı, toplu çamaşırhaneler yok edildi.
İktidar üzerinden devlet, demokrasi, parti, parti, muhalefet v.b kavramlar hakkında ciddi fikir üretimleri gerekiyor. Geçmiş pratiklerin eleştirisinden de alternatif önermeler doğurabilmek, bunları hayatla sınamak önümüzde duran görevlerdendir. Kurumsal tartışmaların getireceği düşünsel gelişimin yaşamla buluşabilmesi için onun gerektirdiği zeminler yaratılmalıdır. Bu zemin ise esas olarak birbirine tahammül edebilen, farklılıklarla yan yana durabilen, kardeşçe-dostça ilişkilerle birbirine bağlı bireylerin samimi hareketi ile mümkündür.